21 Haziran 2015 Pazar

Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor

Zannediyorum daha iyi bir başlık olamazdı...

Farkettim ki ben yazmayı boşlamayı süreklilik arz eden bir eylem haline getirmişim. Ve ne zaman hayatımda bir dönüm noktası olsa o zaman yazmaya karar vermişim (gibi).

Geride kalan 3 senenin ardından, birkaç ay önce ayrılığın da sevdaya dahil olduğunu öğrendim. Ayrılık, başta girmeye korktuğun deniz gibiymiş. Önce korkuyor insan ama sonra alışıyormuş biliyor musun? Hatta bir bakıma güzel bile gelebiliyormuş. Su çok güzelmiş ya hani. Uzatmamak, acı çekmemek gerekiyor bence. Birden, balıklama atlaman gerekiyor. Öyle olunca alışması daha kolay oluyormuş.

Ve evet sadece kuşlar değil, insan da uçuyor. Daldan dala konuyor. Geçmişini unutup yoluna devam ediyor. Hayatını, tarihçesi ihmal edilmiş bir şekilde, yaşamaya devam edebiliyor insan. Dersler alarak pek tabi...

Evet evet, bu bir geçiş yazısıdır, iki farklı hayat arasındaki...

Ve sonuç olarak,
“Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor...”


P.S. https://www.youtube.com/watch?v=Y7vQOBAGQRI bu şarkı eşliğinde okunması tavsiye edilir.  

30 Kasım 2014 Pazar

Vaziyetler

Evet evet benim de aklıma Sıla’nın Vaziyetler şarkısı ( http://www.youtube.com/watch?v=Vg7qlU5_jG4 ) geldi, kabul ediyorum. Bu vaziyetler hayra alamet mi değil mi diye sorgulamıyor, “kısmet” deyip geçiyoruz. :)

Yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ki nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum. Ama temelde kaç kişiydik bunu biliyorum; Sevgili’m ve ben.

Sanırım tezden başlamalıyım anlatmaya. İnanması güç ama bitti. “Futbol Kulüplerinin Markalaşma Süreci: Türkiye ve Dünya Futbol Kulüpleri Üzerinden Karşılaştırmalı Bir Analiz” konulu yüksek lisans tezimi 29 Eylül 2014 günü saat 13.00’te sundum ve oybirliği ile geçtim. Hiç bitmeyecek, sanki sonsuza dek sürecekmiş gibiydi aslında. Halen daha zaman zaman bittiğine inanamıyorum. Sanırım tez yazmış olmak böyle bir şey. Sizin de şahane tez anılarınız varsa yazın bana, hiç değilse yalnız değilmişim der sevinirim. :) Tabi bu sürecin bu kadar sıkıntılı geçmesinde biz Tetik’lerin de katkısı yok değil. Çünkü biz leyleği havada gören bir çift olarak teze başladığımdan beri kıtalararası seyahat etmişiz. Abartmıyorum. :) Bir de o kadar çok tezden bağımsız kitap okumuşum ki hal böyle olunca o tez de Haziran’da değil de Eylül sonunda bitebilmiş işte... :) Henüz mezun değilim yalnız. Yani mezunum ama çıkış belgemi alamadım. O da olacak inşallah. Bakalım bekliyoruz işte... :)

Ama asıl vaziyet ne bu tezin uzaması ne de bizim bitmeyen tatillerimiz. Asıl mevzu hayatımda yine radikal bir değişikliğin olmuş olması. Bu radikal değişiklik ise Ankara’ya taşınmış olmak. Bir anda, pat diye, plansız, düşünmeden. Aslında bu kısım Sevgili’me daha çok uyuyor ki kendisi zaten ani kararların adamıdır. :) Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra ben yarın Ankara’ya gidiyorum sen de YDS’ye girer gelirsin dedi ve gitti. Bir anda, pat diye, plansız, düşünmeden.

Şu kısacık sürede (26 yıl-cık-) yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var; her an her şeyin olabileceği ve asla asla dememen gerektiği. Asla bırakamam, özlerim deyip de çok net, bir anda, aşk uğruna aileni, arkadaşlarını, doğup büyüdüğün yeri arkanda bırakmak, asla yaşamam dediğin şehirlere alışmak, vs vs... Ama bir şekilde alışıyorsun. Çünkü sevdiğim bir arkadaşımın da dediği gibi “insan hayatı devam etmek üzerine kurulmuştur, insan bir şekilde yaşamaya devam etmenin bir yolunu bulur”

Evet araya duygu dolu, pek manalı (!) bir paragraf sıkıştırdıktan sonra gelelim yeni vaziyetlere. Bu süreçte tam zamanlı ev hanımlığından tam zamanlı beyaz yakalılığa terfi ettim tabi. Çalışırken zaman iki katı hızlı geçiyormuş. Ben tez yazarken hızlı geçiyor sanıyordum, bu ondan daha betermiş. Böyle böyle ömür geçiyor işte napacan... Mesela bak Pazartesi evliliğimizin 2.yılı bitiyor. Zalımsın zaman! :)

Neyse burada durmam lazım. Gün içerisinde biraz daha konuşabilirim. Hazır çenem açılmışken susturmak istemiyorum! Şimdilik mutlu pazarlar... :)

22 Nisan 2014 Salı

Güney Fransa’da Küçük Bir Prens: Monaco

Güney Fransa’ya gidip de Monaco’yu ziyaret etmemek olmazdı. Her zaman olduğu gibi Özgür’ün önderliğinde düştük Monaca, Monte Carlo yollarına... :)

Yollar yollar...

Fransa sınırları içerisinde yer alan Monaco, tıpkı Vatikan gibi, bağımsızlığını ilan etmiş küçük bir devlet; Prenslik. Fakat Prensesleriyle meşhur bir Prenslik bence. Hatta bu konuyla ilgili Grace Kelly der, susarım :) Hayır susmam. Sanırım hala Grace Kelly’e duyulan sevgi büyük, pek çok yerde kendisinin siyah beyaz fotoğraflarına rastladık.

Monaco, küçük fakat fazla zengin ve lüksün dibine vurmuş bir ülke. Lüks arabalar, binalar, markalar, yatlar görmeniz mümkün. Bir de nasıl düşünceliler, o kadar yüksek yüksek tepelere kurmuşlar ki yerleşim yerlerini hani böyle aşağı inmek isterseniz asansör var. Gerçi biz İzmirliler bu lüksü ve düşünceliliği yaşayan insanlarız, Dario Moreno sokağında bulunan Tarihi Asansörümüz birinden diğerine 155 basamakla ulaşılan iki semt arasında hızlı ve kolay ulaşım sağlama amacıyla yaptırılmıştır mesela. :) Boşuna gavur demiyorlar...

Tepelerden Monaco

Monaco yürüyüş ve tepelere tırmanma konusunda Claudia’nın bize tavan yaptırdığı yerdir. İlk başta anlamadık tabi, arabayı otoparka bıraktık çok kısa bir süre sonra kayalıklara yakın bir yerde bulunan Deniz Müzesi’ndeydik. Ha girdik mi içeri, hayır :) Manzarasını seyretmek yeterliydi bence... Manzarayı seyretmekten balıklara yer kalmadı hatta... :)

Müzeden Manzaralar

Hamdolsun Monaco’da da yeşile doyduk çok şükür. Yani o kadar kayalık ve binanın arasında bile bunu başarabildik. Tepelerden Akdeniz’e bakan bahçelerde dolaştık. Yağmurlu bir gündü. Düşünün romantizmin doruklarındayız :-P 

Dedim ama romantizmin dorukları diye :)) 

Yeşili Korumak Önemli!

Bir yerde bir kopma noktası yaşadık ve Arın’la karar verdik; siz gidin, biz kiliseye gireceğiz. :) Bir pederi ziyaret edip günah çıkarmamız lazım dedik. Şaka bir yana Arın’la beraber kilisenin yolunu tuttuk. Gerçekten çok görkemli bir kiliseydi. E malum Kraliyet ailesinin düğün vb törenleri düzenleniyor, o görkemli olmayacak da neresi olacak? Ayrıca kiliseyi önemli yapan bir nokta daha vardı; Kraliyet ailesi mensuplarının öldüklerinde bu kilisenin içine gömülüyor olmaları. Gelmiş geçmiş tüm Kraliyet ailesi mensuplarına Allah'tan rahmet diledik, çıktık. 



Bir süre daha Monaco sokaklarında dolanıp, Kraliyet sarayına da şöyle bir uzaktan baktıktan sonra yorulduğumuzu farkettik. İşte o zaman ne kadar yükseklere çıktığımızı anladık. Kendimizi yuvarlasak daha çabuk ulaşırdık herhalde :)

Monaco Sokakları'ndan

 Monaco'ya ait ilginç detaylar :)

Yunanistan mı Monaco'ya özenmiş, Monaco mu Yunanistan'a acaba?

İndikten sonra ne görelim; Kocaman Bir Carrefour!!! :)) Merve ve Sevgili’si durur mu? Dolana dolana bir hal olduk. Peki ne aldık dersiniz? Bulyon ve soğan çorbası! Evet evet sadece biz ya da siz değil, Claudia da şaşırdı... :)

İşte kanıtı!

Sonraki istikametimiz Monte Carlo’ydu. İhtişamlı kumarhaneyi aldık karşımıza bir de ne görelim arkamız inşaat. Prensliği takdir ettim yağmur çamur demeden daima millet daima hizmet diyorlar resmen.



Kumarhane oldukça turistik haliyle öyle montla, fotoğraf makinesiyle falan almıyorlar içeri. Bir de içerideki içkiler falan ikram değil. (Normalde ikram edilirmiş).  Görüntüsü ihtişamlı kumarhanemiz biz de büyük beklentiler yarattı ancak yine hayal kırıklığına uğradık. Zaten Özgür’ün dediğine göre Las Vegas ve Kıbrıs çok daha başarılıymış. İşte buradan da kumarhanelere olan ilgimi anlamak mümkün... :)

Bence de oldukça ihtişamlı 



Bu da Monte Carlo'dan ilginç bir detay: rezerve park yeri

Monte Carlo ve Biz :)

Kumarhaneden çıktıktan sonra biz kızlar orada da bir alışveriş merkezi bulup gezerken beyler boş durmamış. Hatta Sevgili’m kollu canavarda çok büyük paralar (!) kazanmış. Hey yavrum hey! :D

Kumar parasını aklamak için hep bunlar...

Artık Claudia ile veda vakti gelmişti... Vedalaştıktan sonra yine düştük Nice yollarına... Evet evet yine Monoprix doğru bildiniz :) Son kez gittik, her bir rafıyla konuşup vedalaştık tatlımla... :(


Günler sonra şunu farkettik ki doğru yemeğin adresi kaldığımız otelin çevresiymiş. Allahım sana şükürler olsun... :) Bazen aradığınız şey gözünüzün önündedir de görmezsiniz ya o hesap işte... Mesaj içerikli cümlemi de kurar Fransa macerasına burada veda ederim. Nice, seni pek sevdim. Elbet bir gün tekrar görüşeceğiz seninle...


Bol maceralı ve kahkahalı Barcelona’da görüşmek dileğiyle...

20 Nisan 2014 Pazar

Côte d’Azur Part II: Cannes-Antibes

Eveet, en son Nice’teki akşam yemeği ile birlikte yazımızı noktalamıştık hatırlarsanız. Cannes ve Antibes macerasına geçmeden önce yazıya aşağıdaki fotoğrafla başlamak istiyorum! Nasıl paylaşmayı unutabildim nasıl!! :) Genelde çok meşhur bir eylem sanırım, fakat tam olarak hilesini çözemedik. Bilen anlatsın lütfen :)


Bugün yine Fransız Rivierası’nda dolanmaya devam edeceğiz, henüz bitmedi Côte d’Azur bizim için :) Rotamız Cannes ve Antibes idi. Claudia ile Cannes’da buluşma kararı aldık. Özgür’ün müritleri olarak koyulduk yola yine. Festival zamanı gitmedik ama festivalle bütünleşmiş bir yer ya, ondan büyük bir beklenti içerisindeyiz. Bir heyecan, bir neşe.. :)

Ve yarış başladı... :)

Yoldaki gözlemlerimden bahsedeyim, bu Côte d’Azur bölgesindeki belediyelerin Melih Başgan’dan öğrenmeleri gereken çok şey var. Mesela her yeri yol, beton haline getirip temsili olarak o betonlara tüy gibi ağaç nasıl dikilir başta bunu öğrenmeleri gerekiyor. :) Sonra bir şey daha var, mesela Nice Cannes arası şehir değiştiriyorsunuz, tamam mesafe İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna kadar bile olmasa da sonuç olarak şehirler arası seyahat ediyorsunuz. Bisikletlilere bir saygı bir saygı, kimse sıkıştırmıyor, ezmeye çalışmıyor, korna çalıp taciz etmiyor. Bu Avrupalılar kesinlikle işi bilmiyor ben size söyleyeyim!

Hep bir yol çalışması hep...

Cannes Yolları

Gelelim beklentimize... Beklentimiz fos çıktı! Cannes bir Nice değil, hele daha sonra gideceğimiz Antibes hiç değil. Mimarisi, tarihi dokusunu koruyuşunu, marinasını, düzenini ve temizliğini asla eleştirmiyorum. (İnsan geldiği yeri bilecek sonuçta :) ) Fakat büyük beklentiyle gidince olmuyor haliyle. Ne bekliyorsak! :) Tekrar düşününce... Daha canlı, dinamik bir şehir bekliyorduk sanırım. Hani böyle aman ben unumu eledim eleğimi astım, tasımı tarağımı topladım inzivaya çekildim kıvamında olmayan bir yer.

Elbette güzelliğine laf etmiyoruz :)

Artık pazar mı çekiyoruz yoksa denk mi geliyor bilemedik Cannes’da pazara denk geldik. Bu bizim bildiğimiz pazar gibi değil. Biraz sosyete pazarı, biraz kermes (kıyafet ve değerli eşya kermesi :D), biraz ikinci el pazarı, biraz antikacı pazarı. Belki de bit pazarının sosyetik Cannes versiyonu diyerek toparlayabiliriz :) Pazarda orijinal Chanel çantalar, gümüş çatal bıçaklar, kristaller vb. satılınca bit pazarı demeye de dilim varmadı şimdi.. :)

Pazar ve bir kısmımız :)

Saygın'sız geri kalanımız (Arın her zamanki gibi çok cool :) )

Claudia ile buluşunca bir güzel yayan Cannes turu yaptık, sanırım en çok yürüdüğüm seyahatti bu seyahat. Hiç pişman değilim. O kadar güzel, tatlı sokaklardan geçtik ki... Bir de Claudia’nın şöyle bir özelliği var; bizi hep en tepelere çıkarıp manzara izletmek :) 

Evet evet Cannes da bile Çalışkuşu, Kanal D, Fahriye Evcen ve yüzüne güneş vurmuş Burak Özçivit :)

Sizce de tatlı değiller miii? :)

Selfie Çılgınlığı :-P

 Kırmızı halı olmayınca aynı merdivenlerde durmanın bir anlamı olmuyor tabi :) 

Yüksek yüksek tepelerden Cannes :)

Claudia Chanel'in önünde hatıra fotoğrafı çektirmek isterse... :)

Cannes’da yemeğimizi yedikten sonra Antibes’e –Yavuz’un tabiriyle Gazi-Antibes- doğru yola koyulduk. Antibes’de yine tepede panaromik Antibes manzarası olan, şirin de bir kilisesi bulunan bir yere çıktık. Yemin ediyorum yeşile doyduk. Bizde yeşil yok mu diyeceksiniz? Ne yalan söyleyeyim çok yok... Biz tarihi dokumuzu, güzelliklerimizi, yeşili hayatımıza entegre etmeyi beceremiyoruz çünkü. Neyse ben gene Ayhan Sicimoğlu’na bağladım. Hastasıyım! :)

Bu da yüksek yüksek tepelerden Antibes 

 Panaromik olmaya çalışan Antibes

Antibes sokaklarında yürüyüp, oranın da dondurmasına daldıktan sonra Claudia bizi Le Jardin diye romantik bir restauranta getirdi. Restaurant gerçekten çok tatlıydı, yemekler, tatlılar güzeldi. Ancak restauranta dair en net hatırladıklarım tuvaletlerindeki sabun detayı ki bunu buradan paylaşmayacağım anlayan anladı :) ve hesap ödedikten sonra fişi kaybettikleri için eksik ödeme yaptık diye bize kaba davranmalarıydı. Bir de kibar olacak güya bu Fransızlar.

Antibes sokaklarında tatlı bir teyze ve köpeği :)

Cannes-Antibes maceramız da her zaman olduğu gibi Nice'te Smirnoff Ice eşliğinde, otel önündeki sohbetle son buldu. :) İşte bizimki de böyle bir turistlik anlayışı? :)


Monaco'da görüşmek dileğiyle... 
Keyifli pazarlar :)

17 Nisan 2014 Perşembe

Fransız Rivierası’nda (Côte d’Azur) 8 Türk Part I: Marsilya-Nice

Kabul ediyorum ki bu çok geç kalmış bir yazıdır. Bu sefer çok ufacık uzak diyarlara doğru yolculuk yapacağız sizinle. Aslında bu yolculuk, blogumun açılmasına vesile olan yolculuktur. Daha önce de söylediğim gibi sevgili arkadaşım Hüseyin Sayın instagram’da paylaştığım tonlarca(!) fotoğrafı görünce “Ee artık senden güzel bir gezi yazısı bekliyoruz.” demişti. Gecikmeli de olsa yazmaya başladım, halen daha gecikmeli gecikmeli yazılarım geliyor. :)

Geç kalmış Fransa-İspanya seyahatinin Côte d’Azur ayağıyla karşınızdayım. Ama öncelikle yapmam gereken bir şey var. Eğer biz fellik fellik dünyayı gezmeye çalışıyorsak bu, araştırmacı kişiliğiyle kendini bu seyahatlere adamış Uğur Ugandor’un sayesindedir. :) Kendisine hem Fransa-İspanya hem de geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğimiz Tayland seyahati için çok teşekkür ediyoruz. :)

Malumunuz biz tatil seven bir ülkeyiz. Yani bu kadar gelişmesi ve çalışması gereken bir ülke olup da bu kadar resmi ve gayriresmi tatili olan kaç ülke vardır merak etmekteyim. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda yaklaşık 8-9 günlük bir tatilimiz vardı. Bunu fırsata çevirmesini iyi bilen Uğur, aylar öncesinden planını bizlerle paylaştı, tabii ki de atladık. Daha doğrusu Sevgili’m bendeki Fransa ve İspanya merakını bildiğinden atladı da diyebiliriz. Kendisi Avrupa’yı hem merak etmez hem de keyif almaz bir yapıya sahiptir. Ona ABD ile gelin, Hong Kong ile gelin, Singapur ile gelin. Kıtalararasını keşfetmeyi daha fazla sevmektedir kendisi. Neyse ki bendeki tüm dünyayı görme merakı sayesinde yollarımız bir yerlerde kesişiyor. Ayrıca Sevgili’m e de teşekkür ediyorum bu seyahat için. :)

Rotamızı, biletlerimizi, kalacağımız otelleri hatta kiralayacağımız arabayı bile Uğur ayarladı. Adam tek başına tur şirketi gibi. :) Seyahat planımız şöyle idi; "İstanbul-Marsilya-Nice-Cannes-Monaco/MonteCarlo-Barcelona-Toulouse-İstanbul."
Evet kafanız karıştı farkettim. Mesela vize aldığımız yerdeki insanların da muhtemelen kafası karıştı. Hatta Marsilya’da pasaport/vize kontrolünden geçerken bizimle ilgilenen amcanın da muhtemelen kafası karıştı ki bizi yaklaşık 6 dk bekletti ve çeşitli sorular sordu. Her ne kadar Sevgili’m sırf adamın “Parlez-vous français?” sorusuna “Je ne parle pas Français” diye cevap verdiğim için bizi orada beklettiğini iddia etse de ben adamın hem ihtiyar olmasına hem de seyahat planımızdan ötürü kafasının karışmasına veriyorum durumu. :)

Yolculukla ilgili ne yazık ki ilginç bir anım yok. Gayet normal süren 3-3,5 saatlik bir yolculuktan sonra Marsilya’ya iniş yaptık hepsi bu :) Ya da var mı ki? Aa evet, sayılır. Tabi bu sefer başı derde giren ben olmadığım için başta yok dedim. Tipik bir Fransız olan kabin görevlisi beyefendinin güvenliğe önem verip emniyet kartlarını sırayla hepimizin gözüne sokmasının dışında pilota şikayet ettiği başka bir Türk grup vardı. Ortalık gerildi ama bu çok da önemli bir detay değildi yolculuğumuz için.

Beyoğlu görünümlü Marsilya :)

Marsilya bu seyahatimiz için tarihi turistik yerlerini karış karış gezeceğimiz bir yerden ziyade geçerken uğramalık, hani geldik bir şöyle etrafını gezelim diyeceğimiz bir yerdi. Dolayısıyla tarihi turistik yerler hakkında size bilgi veremeyeceğim. Ama olur da bir gün yolunuz Marsilya’ya düşerse Notre-Dame de la Garde bazilikasına gidin, benim aklım orada kaldı :) Marsilya sokaklarında yürüye yürüye limana vardık. Dikkatimi çeken nokta elektrikle çalışan arabalar/ otobüslerdi. Bence çok tatlılardı, bir an önce bizde de yaygınlaşmalı diye düşünüyorum. 

Marsilya'dan İnciler ve Kızlar :)

Notre Dame de la Garde

Belli bir süre sonra acıkmaya ve yorulmaya başladık. Daha doğrusu yorulan hep Özgür’dü... Adam haklı tabii onca saat direksiyon salla, kolay değil yani havaalanından otele 8 kişiyi taşımak :) Özgür’cüğüm seni seviyoruz, kızma tamam mı? :) Neyse, artık bir yerlerde yemek yememiz gerekiyordu. İşte o an bundan sonraki her noktada tekrarlayacağımız eylem başladı; TripAdvisor ve Foursquare’den mekan arama! Emin olun saatlerce yürümekten daha zor bir şey! Bu nedenle size tavsiyem eğer bir seyahat planı yapacaksanız, o planın içine gideceğiniz restaurant ve cafeleri de ekleyin. Aramızda en çok yorulan ve seçme hakkını hakeden kişi Özgür olduğu için seçimi kendisine bıraktık, keşke bırakmasaydık kendisi de pişman oldu. Adam bildiğin loto oynar gibi önüne gelen ilk yeri seçti. Sonuç; hüsran. Mekanımızın adı Hippopotamus. Meğerse Fransa’da pek meşhurmuş her gittiğimiz şehirde bir Hippopotamus vardı mübarek. Ben zaten yemek konusunda oldum olası uyuzumdur. Bu uyuzluğumdan ötürü garanti olsun deyip de sipariş ettiğim her yemek kötü çıkar. Bir de gelmeden önce hasta oldum, midemi bir nevi Türkiye’de bıraktım daha kötü yani :) Bir de seçiciyimdir. (Off Sevgili’m Allah sabır versin) Fransız mutfağına özgü meşhur tartardan sipariş ettik, çatalın ucuyla bile almaz mı insan? Merve’yse almaz. Velhasıl, aç kaldım. Allahtan şu Fransızlar ekmek ve tereyağı, ha bir de tatlı konusunda çok iyiler :)  Olsun Özgür, yine de teşekkür ederiz en azından kararsızlığımızdan kurtardın bizi :)
Bir nevi Akdeniz akşamları :)

Yemek faslından sonra bir şeyler içelim, sohbet edelim dedik. Fransa’da bir Irish Pub’a gittik. Futbol üzerine tez yazıyorum ya illa çekeceğim futbola dair bir şeyler. Tabii ki her yerde gördüğüm atkı ya da formalardan bahsetmiyorum. O gün Fransa-Avustralya maçı varmış, arkamızda da alkolün üst sınırlarında gezinen 4 tanecik genç arkadaşımız. Başladılar mı Fransız milli marşını söylemeye... Ama öyle böyle değil yani 4 tane adamdan o kadar gürültüyü bastırabilecek ses çıkabilmesi. Diyaframlarına, ses tellerine sağlık ne diyelim. Allah’tan Avustralyalılar futbol konusunda pek iyi değillerdi, sevindi garibanlar :)



Otele dönerken şunu farkettik biz bir market manyağıyız! Her gittiği ülkede market gezen insan tipi. Carrefour (Aslında büyük aşkım başka bir market ama neyse, şimdilik söylemiyorum) olmasa yaşayamayacak cinsten. Yani insan Marsilya’ya gider ve Marsilya’dan sebze bulyon alır mı? Alır! (Bulyon seven bir insan da değilim)

Ertesi sabah Marsilya’ya veda ederek Nice’e geçtik. Size Özgür’ün harika şoförlüğünü anlatmak isterdim ama anlayamazsınız... Gerçi haklı tabii  adam hayatında Van tipi araç kullanmamış ki. Haliyle kendinizi Fast & Furious Côte d’Azur’daymış gibi hissediyorsunuz :)

Özgür ve müritleri :)

Sanırım çalışmıyor ama siz yine de elektrikli arabanızı burada şarj edebilirsiniz :)

Nice bizim 3 gün boyunca konaklayacağımız şehrimizdi. Pek ümidimiz yoktu, yani yapacak bir şey bulamayız falan gibi bir algımız vardı, yanılmışız. İnanılmaz sevdim ben Nice’i, yani yaşarım ben orada. (marketlerdeki peynir kokusuna alışırsam tabi...) Çok tatlı, minnoş bir otelde kaldık. Yerleştikten hemen sonra kendimizi dışarı atmamız gerekiyordu! Gittiğimiz yerin en yerel şeylerini yeme gibi bir merakımız var haliyle. Resepsiyondaki kıza sorduk ne yiyelim diye, kendisi bize “socca” dedi. Old Town’da bir yer varmış aman çok meşhurmuş, önünde kuyruklar olurmuş. Çıktık, gittik. Ama burada bir parantez açmam lazım, ekibin geri kalanını beklerken bir yerde oturduk bir şeyler içtik. İşte o an onunla karşılaştık, sonradan hayatımızda bu kadar önemli bir yer edineceğini bilmeden: Monoprix! :)

Monoprix!!!! :)

Dönelim soccaya, evet Old Town’a gittik ve ara sokaklardan, güzel yerlerden geçerek vardık socca yapan yere. Gerçekten önünde kuyruk vardı. Peki yiyebildin mi Merve diye sorun. Hemen söyleyeyim; hayır :) Yani yedim ama en yemek yemeyi seven aç insan bile yiyemez soccayı. Socca bildiğiniz nohut bazlaması arkadaşlar, hemen doymak istiyorsanız ideal :) Anlayacağınız üzere socca da beni hayal kırıklığına uğrattı... Tabii ki yaklaşık 100 çeşit dondurması olan dondurmacı ve çikolata dükkanlarıyla açığı kapattım! :)

Socca ve diğerleri :)

Tatlı Nice sokakları :) 

Hayatımda gördüğüm en minnoş dükkan :) O gördükleriniz zeytin değil, çikolata :) 


İşte her şeyi bu adam yaptı! :)


Tombul Yanak Ailesi

Sokaklarda deli danalar gibi dolaştıktan sonra Nice seyahatimizin en güzel yeri olan Monoprix’ye gittik. Bildiğiniz 2 katlı market, Özdilek gibi, Migros gibi ama değil, çok başka. Benzemez kimse ona :) Çok anımız var çok... Ahh ahhh :) Türkiye’ye de lazım bir tane, tek kötü tarafı Monoprix Fransa’daki fiyatlarla Türkiye’de alkol kullanma oranını artırabilir...


Bu arada Smirnoff Ice diye bir şey keşfettik Fransa’da. Eminim uzun zamandır vardır ama biz orada keşfettik :) Adına bakıp alkol zannetmeyin, bildiğin gazoz. Nice’teki en tatlı eğlencemiz Monoprix’den alınan Smirnoff Ice eşliğinde otel önünde yapılan sohbetlerimizdi :)

Arın-Yavuz-Uğur-Hande-Claudia-Zeynep-Merviş-Özgür :)

Bize 3 gün boyunca eşlik eden, bir nevi rehberlik yapan Hande’ciğimin arkadaşı Claudia ile akşam yemeğimizi yiyerek Nice’teki ilk günümüzü bitirmiş olduk. İlk günü bitirince haliyle bu yazımızın da sonuna geldik. Arkası yarın :)

7 Mart 2014 Cuma

İtalya Bizim Ayağımıza Gelirse: EATALY

Evet bu yazı Sevgili baskısıyla yazılmıştır. Çekilen her fotoğrafta, yazıda geçecek pek çok cümlede kendisinin ısrarları mevcut bulunmaktadır. :)

Ben İtalyan mutfağını bir ayrı severim. Hayat kurtarır. Özellikle yurtdışındaysanız ve o şehre/ ülkeye ait yemekleri sevemediyseniz pizzalara, makarnalara doğru koşarsınız. Yani ben öyle yapmıştım en azından. İtalyan mutfağının özelliklerinden biri de fast food kültürüne karşı dik bir duruş sergilemesi. Dik dur eğilme slow food müdavimleri seninle! :)

Açıkcası ben Zorlu Center’ı pek sevmiyorum. Genelde zaten AVM’leri sevmiyorum. Zorlu bence çok zorlama olmuş. Ama tabi içerisindeki restaurantları merak ettiğimiz için gidiyoruz. İşte hep mecburiyetten. :-P

Aslında her şey Serra Yılmaz’ın CNN Türk’te Cumartesi günleri hazırlayıp sunduğu İtalyan İşi programıyla başladı. Bu programdan önce Zorlu’da böyle bir yerin varlığından habersizdik. (Gerçekten çok şey kaybetmişiz!..) Mutfak meraklısı, yeme-içme meraklısı Sevgili’m durur mu? Bulmuş hemen programın nerede çekildiğini. Kalktık gittik tabii. Dean&Deluca ayarında bir yer olduğunu öğrenince ben de hevesle gitmek istedim. Gerçi Kanyon’daki Dean&Deluca gerçekten bir hayal kırıklığı idi benim için ya neyse (ben onun market olma ihtimalini sevmiştim.)...



Hamdolsun Eataly buradaki Dean&Deluca gibi değilmiş! Eataly’de İtalya’ya dair her şey mevcut. Hatta bunu anlamak, haftalar arası farkları ayırt etmek için 2 hafta üst üste gittik düşünün yani... :) Haftadan haftaya fark vardı. Mesela ilk gidişimizde üst kattaki balık ve kızartma bölümünde inanılmaz ağır ve kötü bir koku mevcuttu. Bir hafta sonraki gidişimizde kokudan eser yoktu.

Eataly size ilk başta karmaşık gelebilir. (Hele ki her şeyin düzenli olmasına alışıksanız...) Burası 2 katlı ve gerçekten “kendince düzeni olan” karmaşık bir yer :) İlk katta kasaların yanından giriş yapıyorsunuz, isterseniz meyve-sebze reyonundan da girebilirsiniz tercih sizin. Biz kasaların oradan giriş yaptık. Siz de oradan giriş yaparsanız, sizi çeşit çeşit çaylar, kahveler, yemek kitapları, ekmekler, hatta konserve sardalye falan karşılayacaktır. Farklı bir kombinasyon olduğu kesin. :)

Alt kat daha bir cafe, market havasında. Cafe diyorum çünkü o güzelim İtalyan kahvelerinden ve çeşit çeşit bitki çaylarından içme şansınız var (Mortengau marka Sencha çayı var daha ne olsun!). Ayrıca dondurma, tatlı ve waffle seviyorsanız tam karşınızda duruyor! :) Panini mi istiyorsun o da var! Bitmedii! Öff resmen radyo reklamı gibi oldu :) Bu kat daha bir yedim içtim alışverişimi yaptım kaçtım gibi. İlginç tarafı bulabilecekleriniz sadece yemekle sınırlı değil! Sabun var, duş jeli var, bu kulvarda hatırlamadığım bir sürü şey var... Mutfak düşkünleri de unutulmamış, pek çok ilginç mutfak araç gerecini bulmanız mümkün. Kuruyemiş bile var daha ne olsun. Aynı bu blog gibi; her şeyden bir şey var :)



Üst kat tamamiyle yeme içmeye ve gıda alışverişine odaklanmış. Makarna, pizza, et, tavuk, balık, kızartma, peynir, şarap, tatlı hangisini isterseniz gidip yiyebilirsiniz. Biraz farklı bir süreç işliyor tabi, gidip pat diye oturamıyorsunuz. Sihirli sözcükleri söylemeniz lazım; "Merhaba, 2 kişiyiz." gibi :)



Yukarıda da bahsettiğim gibi iki hafta üst üstte gittik ve her seferinde farklı bir şeyler deneyelim istedik. İlk hafta tabii ki de Merve'nin istediği oldu: Makarna! :) Carpaccio, mozarella da cabası tabi ;) Hatta ve hatta makarna da aldım çünkü yukarısı tam bir şarap ve makarna cenneti! İsterseniz et, peynir, pirinç vs. de var ama tabi makarna ve şarap kadar ilgi alanıma girmediler şimdilik :)



İkinci gidişimizde (ki bu Boat Show'u ziyaret edip de ba(ğ)zı şeyleri ANLAYAMADIĞIMIZ güne denk geliyor) balık ve kızartma tarafında takılalım dedik. Ben bir İzmirli olarak başarılı buldum. Hele ki geçen hafta karşılaştığım o ağır kızartma komusunun gittiğini görünce daha bir başarılı geldi :) Eataly'nin güzel tarafı balık reyonuna gidip menüye bağlı kalmadan istediğiniz balığı pişirtmeniz. Evet evet bizim balık pişiricilerinin AVM/ Plaza versiyonu, doğru bildiniz :)



Tatlılara gelinceee, kesinlikle tiramisu diyorum ve susuyorum! İlk gidişimde başka bir tatlı denemiştim ama tiramisu kesinlikle inanılmaz! :) Başka bir şey denemeye gerek yok yani.



Eataly'nin eksilerine gelince... Hep övemeyiz tabi, her güzelin birtakım kusurları var sonuçta. Kalkıp da artistlik taslayacak değilim. Dean&Deluca'yı New York'ta gittim gördüm ama Eataly diye bir yerden haberim yoktu. Biraz araştırma yaptım ve Eataly'nin mottosunun "İyi, temiz ve adil" olduğunu öğrendim. Fakat bu mottonun Türkiye için biraz eksik olduğunu farkettim. Evet, temiz, iyi, lezzetli fakat adil değil. Tabii ki bunda gümrük ve vergi oranlarının etkisi olabilir ama bu kadarı da fazla yani :) Özeliikle şarap, makarna ve peynir fiyatlarında. Yani kim evinde Migros'ta Macro'da maksimum 6 TL'ye aldığı makarnaya 13 TL vermek ister ki? Ya da kim Parmesanın kilosuna 250 TL vermek ister?



Bununla birlikte bir eksiği daha var Eataly'nin; biri bir şey yemek isterse herkes aynı şeyden yemek zorunda. Yani ben makarna yemek ister, Sevgili'm et yemek ister, arkadaşlarımız deniz ürünleri yemek isterse ortak bir noktada buluşamayız. Ya da klasik Türk usulü yemek üstü kahve içmek istersek önce hesabımızı ödeyip kahve-tatlı kısmına oturup ayrıca sipariş vermek durumundayız.
Yukarıda bahsettiğim eksikler elbette önemli ama ilgiyi düşürecek cinsten değil. Yolunuz zorlama AVM Zorlu'ya düşerse Jamie's Italian, Tom's Kitchen ya da Morini yerine Eataly'ye gidin. Belki adil değil (Saydıklarıma göre oldukça adil gerçi) ama lezzetli ve iyi yemek yersiniz. :)

Not: Yazının gecikmesinin sebebi tamamiyle benim yeni yerler keşfediyor oluşumdan kaynaklanıyor. Yani çok yakında farklı seyahat yazıları gelecek. Bizi izlemeye devam edin... :)